
Duble votka, şarkılar bir de O…
Mayışmış, hayal dünyasında fink atıp duruyor, ekrana bakıyor, O’nu görüyor.
“Yav” diye yazmaya başladı. Harfleri de pek göremiyordu ya rast gele işte..
“Hayallerimiz bir gün gerçek olur mu ha…”
Gelen cevaba baktı, “Ulan” dedi, “bu sorunun bin tane cevabı vardı, bak yine slogan atmış”
“Valla bir bilebilsem..”
“Hayallerde boğulacaksın puştum benim…”
“Ah, ne desem ki…”
“Sen ne biliyorsan ben de onu biliyorum…”
“Hayat bu belli mi olur…”
Sıralamaktan vazgeçti…
Sonra “kıvırma” yanıtları da var, di mi ya?
“Sakın bir kadeh daha içme”
“Biraz daha içersen hastalanırsın canım…”
“Mutfak, sigara zamanı…”
“Babamın üstünü örteyim”
Sahi ya, baba, üstü örtülmeden uyuyamıyor. Kızı gidecek yorganın sağını solunu sıkıştıracak, poposuna iki küçük şaplak indirip “iyi geceler babacığım” diyecek, anca adamcağız kendini emniyette hissedecek. Sabah çorbasına kadar keyifli uykuya dalacak…
Adam rahat, “üstümü ört diyeni”, “çorbam hazır mı, sıcak mı soğuk mu” diyeni yok. “Hadi bi koşu gazetelerimi al da gel” diyeni de. Muhallebi gibi yayıl, hayallere dal, sonra karşındaki ne halde diye düşünme, onun postalını, ayakkabısını, çorabını giyip empati yapmayı aklına bile getirme, mayış dur…
Kız da bi acaip…
Sanki bi yerlerinde bir düğme var. Ara sıra oraya basıp sloganlarla ayağa fırlıyor gibi. Sanki ekrandaki adammış da ona bir yumruk giydiresiymiş gibi… Eeee ekran pahalı, anca ayağa fırlayıp mutfağa koşturuyor, tepiniyor mu, duvarlara mı vuruyor, yeni sloganlar, yabancılaştırma efektleri mi düşünüyor, Allah bilir…
Ha ne diyordum?
Cevapta kalmıştık.
“Bana cevabını bilmediğim sorular sorma…”
Al sana, nerene istersen daya…
Bak haspaya sen…
Adamın tercümesi felaket. Bir cümleyi alır, takla attırır, ıncığını cıncığını çıkarır, eğer, büker, haşat eder, “aaaa bu cümleyi ben mi yazdım “ diye şaşar kalırsın. Velhasıl fırlama bi tip…
Önce teknik olarak ele aldı, biraz bilimsel olsun diye. Bir de daha entel ve dantel görünsün diye..
Hımmmm… Donuk, hatta taş gibi. Emir kipi, insanın gözüne de başka bi yerlerine de batıyor. Ya patlıcanı yaktı, ya ılık çay verdi diye babasından fırça yedi.
“Hastir len, gazla…” diye de anlamak olası…
“Sen giderken biz dönüyorduk, hoşaf…” falan gibi de anlayası geliyor insanın.
“Ne hayali len yavşak, yaymışsın kendini, diktirme şimdi hayalini” diyesi gelmiş de anca bu kadar kurtarabilmiş.
Yok yok, “Sen al o soruyu bi yelerine daya” der gibi..
Adam vazgeçti, yemişim soruyu da, cevabı da dünyayı da, diye zırvalayıp kendini yatağa attı.
Sabah kalktı, “ev erkeği” zulmü başlıyordu. Alışveriş yapılacak, faturalar yatırılacak, kız vapura bırakılacak…
“Yine külleri sağa sola dökmüşsün” bağırtısıyla “ayıldı”.
Offfffff
Televizyonun karşısına geçti. Hiç duymadığı bir grup, “aynı yolda bi daha yürümem arkadaş, gelmişini geçmişini şaparım” gibi bi şeyler söylüyordu. Gülmeye başladı. Evdekiler adamın iyice delirdiğini düşündü, söylemediler, ama adam puşt ya, çaktı tabii..
Hemen bilgisayara koştu. Şarkıyı internetten ararken “şu zıkkıma da müptela olduk” dedi. Şarkıyı bulup ona gönderdi…
“Hııımmmmmm” diye bi cevap…
Hııımmmm ya….
Sonra arka arkaya sorular…
“Sen gece istiareye mi yatıyoooonn :
“Nasıl bir şeydir "içteki çocuk?"
Adam kıs kıs gülmeye başladı, bütün hinliği ve puştluğuyla.
Cigarasından derin bi nefes aldı, vereceği cevaptan sonra, onun neler yapacağını hayal etti. Kalçasını kıvıra kıvıra mutfağa koştururken terliğinin biri ayağından çıkacak; hırsla geri dönüp giyerken duvara çarpacak, babası “ne oluyor kızım” diye soracak, o da “ananın gözü oluyor” diye bağıracak….
Adam tuşlara basarken hala kıkırdıyordu:
“Lütfen cevabını bilmediğim soruları sormayın…”
Çok da kibardı puşt.
Cevap gecikmedi:
“Babamın gazetelerini almaya gidiyorum tatlım…”
Adam, o müthiş tercümesiyle cümlenin aslını bir çırpıda buluverdi:
“Şimdi ben senin ananı şapardım, ama sabaha bırakıyorum tatlım…”
