umuda
22 Nisan 2015 Çarşamba
27 Nisan 2014 Pazar
9 Ocak 2012 Pazartesi
UMUTSUZ EV ERKEKLERİ

Duble votka, şarkılar bir de O…
Mayışmış, hayal dünyasında fink atıp duruyor, ekrana bakıyor, O’nu görüyor.
“Yav” diye yazmaya başladı. Harfleri de pek göremiyordu ya rast gele işte..
“Hayallerimiz bir gün gerçek olur mu ha…”
Gelen cevaba baktı, “Ulan” dedi, “bu sorunun bin tane cevabı vardı, bak yine slogan atmış”
“Valla bir bilebilsem..”
“Hayallerde boğulacaksın puştum benim…”
“Ah, ne desem ki…”
“Sen ne biliyorsan ben de onu biliyorum…”
“Hayat bu belli mi olur…”
Sıralamaktan vazgeçti…
Sonra “kıvırma” yanıtları da var, di mi ya?
“Sakın bir kadeh daha içme”
“Biraz daha içersen hastalanırsın canım…”
“Mutfak, sigara zamanı…”
“Babamın üstünü örteyim”
Sahi ya, baba, üstü örtülmeden uyuyamıyor. Kızı gidecek yorganın sağını solunu sıkıştıracak, poposuna iki küçük şaplak indirip “iyi geceler babacığım” diyecek, anca adamcağız kendini emniyette hissedecek. Sabah çorbasına kadar keyifli uykuya dalacak…
Adam rahat, “üstümü ört diyeni”, “çorbam hazır mı, sıcak mı soğuk mu” diyeni yok. “Hadi bi koşu gazetelerimi al da gel” diyeni de. Muhallebi gibi yayıl, hayallere dal, sonra karşındaki ne halde diye düşünme, onun postalını, ayakkabısını, çorabını giyip empati yapmayı aklına bile getirme, mayış dur…
Kız da bi acaip…
Sanki bi yerlerinde bir düğme var. Ara sıra oraya basıp sloganlarla ayağa fırlıyor gibi. Sanki ekrandaki adammış da ona bir yumruk giydiresiymiş gibi… Eeee ekran pahalı, anca ayağa fırlayıp mutfağa koşturuyor, tepiniyor mu, duvarlara mı vuruyor, yeni sloganlar, yabancılaştırma efektleri mi düşünüyor, Allah bilir…
Ha ne diyordum?
Cevapta kalmıştık.
“Bana cevabını bilmediğim sorular sorma…”
Al sana, nerene istersen daya…
Bak haspaya sen…
Adamın tercümesi felaket. Bir cümleyi alır, takla attırır, ıncığını cıncığını çıkarır, eğer, büker, haşat eder, “aaaa bu cümleyi ben mi yazdım “ diye şaşar kalırsın. Velhasıl fırlama bi tip…
Önce teknik olarak ele aldı, biraz bilimsel olsun diye. Bir de daha entel ve dantel görünsün diye..
Hımmmm… Donuk, hatta taş gibi. Emir kipi, insanın gözüne de başka bi yerlerine de batıyor. Ya patlıcanı yaktı, ya ılık çay verdi diye babasından fırça yedi.
“Hastir len, gazla…” diye de anlamak olası…
“Sen giderken biz dönüyorduk, hoşaf…” falan gibi de anlayası geliyor insanın.
“Ne hayali len yavşak, yaymışsın kendini, diktirme şimdi hayalini” diyesi gelmiş de anca bu kadar kurtarabilmiş.
Yok yok, “Sen al o soruyu bi yelerine daya” der gibi..
Adam vazgeçti, yemişim soruyu da, cevabı da dünyayı da, diye zırvalayıp kendini yatağa attı.
Sabah kalktı, “ev erkeği” zulmü başlıyordu. Alışveriş yapılacak, faturalar yatırılacak, kız vapura bırakılacak…
“Yine külleri sağa sola dökmüşsün” bağırtısıyla “ayıldı”.
Offfffff
Televizyonun karşısına geçti. Hiç duymadığı bir grup, “aynı yolda bi daha yürümem arkadaş, gelmişini geçmişini şaparım” gibi bi şeyler söylüyordu. Gülmeye başladı. Evdekiler adamın iyice delirdiğini düşündü, söylemediler, ama adam puşt ya, çaktı tabii..
Hemen bilgisayara koştu. Şarkıyı internetten ararken “şu zıkkıma da müptela olduk” dedi. Şarkıyı bulup ona gönderdi…
“Hııımmmmmm” diye bi cevap…
Hııımmmm ya….
Sonra arka arkaya sorular…
“Sen gece istiareye mi yatıyoooonn :
“Nasıl bir şeydir "içteki çocuk?"
Adam kıs kıs gülmeye başladı, bütün hinliği ve puştluğuyla.
Cigarasından derin bi nefes aldı, vereceği cevaptan sonra, onun neler yapacağını hayal etti. Kalçasını kıvıra kıvıra mutfağa koştururken terliğinin biri ayağından çıkacak; hırsla geri dönüp giyerken duvara çarpacak, babası “ne oluyor kızım” diye soracak, o da “ananın gözü oluyor” diye bağıracak….
Adam tuşlara basarken hala kıkırdıyordu:
“Lütfen cevabını bilmediğim soruları sormayın…”
Çok da kibardı puşt.
Cevap gecikmedi:
“Babamın gazetelerini almaya gidiyorum tatlım…”
Adam, o müthiş tercümesiyle cümlenin aslını bir çırpıda buluverdi:
“Şimdi ben senin ananı şapardım, ama sabaha bırakıyorum tatlım…”
7 Ocak 2012 Cumartesi
“UMUTSUZ EV KIZLARI…”

“Anan öleli kaç yıl oldu, kızım?”
Şu mutfak sığınağım benim. Patlıcanları soyarken hayal kur, müzik dinlerken cigaradan bi fırt çek. Soğanı kararmasın diye beklerken bi şarkı patlat. Şu Sezai olmasa napardım.
O puşt kafamı darmadağan etti…
Şu kitaba bak, mor, adam işi biliyor. Her koldan girmiş. Hadi koşun gelin diye bağırıyor sanki ibne. Herifin torunu oldu hala akıllanmadı. Toprak doyuracak gözünü puştun. Kalbi neden olmazlardaymış, bi de 30 yıl öncesinin fotosunu koymuş. Ulan ne biçim kalp o bok çukuruna çevirmişsin. Olmayan yok.
Puştun kaç ekseni var. Eksen dediğin kaya gibi, benim gibi olmalı. Vurdu mu ses getirmeli. En iyisi babamı kullanayım. Babamım çay saati, babamın çorba saati, babamın gazete saati, babamın üstünü örtme saati, babama öpücük verme saati, babamın tam öğün saati, ara öğün saati... Valla günün yarısını geçiririm.
Ulan zibidi diyeyim, sen kiminle fırıldak yarıştırıyorsun yavşak. Yırtınsın dursun artık.
Yok, yok, çok yorucu oldu... Beynimde yer kalmadı. Şu üç günlük dünyada ne kadar zamanım var ki... Ne var yani aşınacak mıyım... Kafaları çekeriz sarhoş kafayla belki iyi bile gelebilir. Sonra bakarım olmadı, ‘yolcudur abbas bağlasan durmaz’ derim olur biter...
Yav ben bu adamı seviyom mu acaba, valla bilmiyom... Hem sevilecek gibi duruyor hem puşt gibi...
Ayşe haklı, bu adam karı avcısı...
Offfffff yok yaaa, evlilik yaaa....
Iıııh bana gelmez...
“Tamam baba çorba hazır. Sıcak mı, soğuk mu, ılık mı yoksa hepsinin ortası mı olsun, ha nasıl istersin babacığım...”
Ya ben zaten evliyim, valla evliyim. Babamı çıkar, bi hamşoyu koy, işte sana evlilik…
7 Ocak 2011 Cuma
Hayallerimiz güvencede

Bir banka, hayallerimizin de artık güvence altında olduğunu müjdeliyor.
Ünlü bir mefruşat kuruluşu kasıla kasıla hayatımızı değiştireceğini vaat ediyor.
Bir adam “bendensin” diyor.
Haberleşme tümden işporta, konturlar beleş.
Puan puan üstüne. Şuradan alırsan şu kadar, buradan alırsan bu kadar puan. Alın alın, size bedava para veriyoruz, daha ne istiyorsunuz.
Gel de bu hayatı sevme.
Gel de halinden şikâyetçi ol, mızmızlık yap.
Bir dostum, yirmi iki yıllık külüstürümü değiştirmenin tam zamanı olduğunda ısrar ediyor; eğer herkeslerin binerken burnunu kıvırdığı sevgili arabamı heke ayırırsam, alacağım sıfır kilometre gıcır gıcır bir arabaya bilmem kaç milyar daha öz ödeyeceğimi, bu fırsatı kaçırmam için deli olmam gerektiğini söylüyor. O da yetmiyor, omzumdan tutup sarsarken, “Neredeyse yeni arabanın beşte biri bedavaya gelecek” diye bağırıyor. Bön bön bakışıma fena bozuluyor.
Market kurdu akrabalarımdan biri, haftanın en az iki günü tekmil veriyor sağ olsun. Şu markette bir deterjana bir bedava, öteki markette meyve suyu alana bir paket makarna, yeni açılan bilmem ne pazarında ne alırsan bir milyon, iki alana bir bedava. Liste uzayıp gidiyor.
Daha ne ossun, daha ne istiyonuuuzzzz?
Birbirine beleş bir şeyler vermek için koşuşturan, hatta işi bekârlara eş bulup üste yığınla hediye yağdırmaya vardıran “yardımsever”, “iyiliksever” bir toplumda yaşamanın keyfini duyumsayabiliyor musunuz?
Evet size soruyorum.
Pop star olmak için ter döken, “Bende potansiyel var, ama bedenim engelliyor” diye yakınan engelli genç kardeşim.
Yalnızca ekrandan görme fırsatı verilen gence o dakka tutulan ve “ille de Cemal” diye kıvranan güzel kız.
Hiç görmediği, soluğunu hissetmediği, elini tutmadığı, sıcaklığını duyumsamadığı bir kızı eş olarak almak için kuyrukta bekleyen yakışıklı çocuklar.
Evet size soruyorum, eyi misiniz?
Sokaklara çıkıp “Bu insanlar çıldırmış olmalı”, “Bu insanlar çıldırmış olmalı” diye bas bas bağırmak geliyor içimden. Sonra “Sakin ol oğlum, salaklığın âlemi yok” diye teskin ediyorum kendimi.
Aklıma mukayyet olmalıyım.
Ulu Rabbıma şükürler olsun ki hiç olmazsa birileri de çıkıp hayallerimizi güvence altına almışlar. Ya onu da beleşe dağıtmaya kalksalardı.
Buna da şükür, buna da şükür...
2 Ocak 2011 Pazar
Seni sevmemin sana ne zararı var?

Sevgi sözcüklerini sanki beynimizin bir yerlerine kilitliyoruz. Dilimizin ucuna geliveren, sevgiye dair ne varsa büyük bir cimrilikle geri itip nedense hep o soğuk, duyarlılığı saklayan, sevimsiz, tekdüze olanlarını seçiyoruz.
O burnundan kıl aldırmayan yöneticinin, sevimsiz müdürün, o kadının, o sevgilinin kendilerini sevgi sözcüklerinin kucağına bıraktıklarını bir düşünün; hepsinin yanaklarının kulaklarına doğru çekildiğini ve bütün suratların tebessüme dönüştüğünü...
Yaşam ne güzel olurdu...
İçi boş alınganlıkların, hizaya getirmeyi başaramadığımız komplekslerin, bizi ezen hoşgörüsüzlüğün hakkından bir türlü gelemiyoruz...
Neden?
Bir taraflarımızda sakladığımız, dilimizin ucuna kadar geldiği halde “geri püskürttüğümüz” o sevgi sözcüklerini özgürlüklerine kavuşturmak o kadar mı zor? En kritik anları pamuk yumuşaklığına çevirmek için bizi engelleyen birileri mi var?
En kötü şeyleri bir çırpıda söyleyiverirken, en güzelini büyük bir kıskançlıkla saklayışımızın sırrı nerede acaba? Sevgi sözcüklerine boğulmaya can atarken, neden karşımızdakilere cimri davranıyoruz?
Küçücük bir espride neden küçümsendiğimizi sanıyoruz, neden öyle sanıyorlar?
O en sevdiğimiz, hiç ummadığımız, beklemediğimiz anda bir iki sevgi sözcüğüyle geçiştirebileceği küçücük bir olayı neden kâbusa çevirip bizi “allak bullak” ediveriyor? Neden “tafraların” arkasına gizlenmekten sanki gizli bir zevk alıyor?
Kimselere anlatamıyoruz...
Kimselere sığınamıyoruz...
Yazıya kaçıyoruz...
Sözcükler yanlış anlamıyor. Sözcükler hiçbir kompleksin ardına sığınmıyorlar. Tüm sözcükler göründükleri gibiler, ne eksik ne fazla...
O yanık sesli kadının şarkısında bir ömür geçirmenin keyfini, nar çiçeğine her su verişimizde onu okşuyormuş gibi oluşumuzu, tuhaf bir ürperti duyduğumuzu ah bir anlatabilsek, söyleyebilsek...
Anlatamıyoruz, söyleyemiyoruz, vazgeçiyoruz.
Yazıya kaçıyoruz, beyazlarla sözcüklerin sarmalında yaşamayı seçiyoruz.
Oysa her şey ne kadar kolay.
Tılsım iki küçük sözcükte:
“Seni seviyorum”.
Ama laf olsun diye değil.
Beyazın üzerindeki gibi ne eksik ne fazla...
Başkalarından duymaya bayıldığımız bu iki sözcüğü inadı bırakıp biz de dillendirsek...
Bulutlara çevirin yüzünüzü. Derin bir soluk alın. Bırakın özgürlüğüne kavuşsun tüm duyarlılıklarınız. Ürpertilerinizle tüm dünya sarsılsın. Gökyüzü sevgiye boyansın.
Sahi, seni sevmemin sana ne zararı var?
Seni sevmemin kime ne zararı var?
2 Ekim 2010 Cumartesi
Suç Aleti kuytularda gizlenir…

Televizyonlarda izleyip, gazetelerde görmüşsünüzdür, hani o "suçluya tatbikat" sahnelerini... Suçlu her şeyi itiraf etmiş, suçu işlediği mekânda "ne işler becerdiğini" lâyıkıyla canlandırmış, sıra en son ve en zor soruya gelmiştir:
"Suç aleti nerede?"
Suçlu süklüm püklümdür. Suçuna ortak olan o en önemli "dayanağı"nı, kimsecikler bulamasın, göremesin diye doğanın en kuytu yerine gizlediği "suç aleti"ni "ele verirken" aslında kendini ele vermektedir. Denizin en diplerinden, insanoğlunun hiç uğramadığı bir çalılıktan ya da bir çukurdan "gün yüzüne" çıkarılan "suç aleti", suçu kanıtlayandır artık...
Televizyonlarda izleyip, gazetelerde gördükleriniz polisiye vakalardır. Bir de polisiye olmayanları vardır. Yaşamımızın önemi, polisiye olmayanlar, televizyonda izleyemediklerimiz, gazetelerde göremediklerimiz üzerine kuruludur. "Suç aleti"nin ille de "alet" olması gerekmemektedir. Bu nedenle her yanımız suç aletleriyle dolup taşmaktadır. Siz, evet siz, şu an kim bilir kaç "suç"un aletisiniz ve kim bilir hangi kuytulara yollanmak üzeresiniz...
Başlangıçta hiç bir sorun yoktur, yola çıkılmıştır ve hayat güzeldir. En büyük "suçlar"ın bile suç sayılmadığı kadar yol alınmıştır. Zaten ortada bir suç varsa her iki taraf da suçlu, her iki taraf da birbirinin suç aletidir. O halde sorun yoktur... "Suç"lar birikmektedir, varsın biriksin, hayat güzeldir...
"Yolun sonu" göründüğünde işler sarpa sarmaktadır. Suçlar birikmiş, yol bitmiştir. Tarafların kendilerini suçsuz karşı tarafı "suç aleti" olarak görme zamanına varılmıştır. Artık "suç aleti"ni fırlatıp atmaktan, yolumuzun önüne çıkıp uzun bir liste oluşturan suçları anımsatmasını engellemekten başka yol kalmamıştır...
Ne polis, ne olay yeri tatbikatı ne de "suç aleti"nin yerini soracak birileri vardır. İş kolaydır: İlk fırlatıp atan, kuytulara yollayan "galip"tir. Diğeri ömür boyu "suç aleti" olarak dolanmaya mahkumdur. "Kaybedenler bir daha "galip"lerin yoluna hiç çıkmak istemezler. Bilirler ki, "suç aleti" suçu kanıtlayandır, son noktayı koyandır. İlle polisiye olması, televizyonlarda izlenmesi, gazetelerde okunması gerekmemektedir...
"Suç aleti" bir gün yolunu şaşırıp önlerine çıktığında, o şıngır mıngır edaları donar, sahte tebessümleri çarpılır, geçmişte umurlarında olmayan bugün artık suç saydıkları her şeyin ortaya döküldüğünü ve herkeslerin bildiğini sanır, baygınlık geçirirler...
Kriz kısa sürer. Onlar "suç aletleri"nin kuytularda yaşadıklarından emindirler. Birazdan eski hallerine dönerler. Şendirler, şakraktırlar. Yeni yolculuklar için sabırsızdırlar...
Anlıyorum. Siz de mağdurlardansınız. Oysa bütün "suçları" birlikte işlemiştiniz.
Şimdi siz kuytularda, o ortalarda. Siz mahcup, o pervasız; ortaya çıkmadığınız sürece "suçsuz"...

